Читать книгу: «Araba Sevdası»
Recaizade Mahmut Ekrem, 14 Mart 1847 tarihinde Vaniköy’deki Recai Efendi Yalısı’nda doğar. Tanzimat Dönemi’nin tanınmış ve sözü geçen ailelerinden birinin oğludur. Babası Mehmet Şakir Efendi’nin edebî yönü kuvvetlidir. Recaizade Mahmut Ekrem de edebî zevkini ailesinden almıştır. Recaizade Mahmut Ekrem, Doğu kültürü ve eski edebiyatın tüm konularına hâkim olarak yetişir. Bu bilgileri ilk olarak babası Mehmet Şakir Efendi’den öğrenir. Fen bilimleri dersinin de iyi olması ve gelecek vadetmesi sebebiyle babası kendisini Harbiye İdadisine gönderir. Ancak babası gibi giderek sanat, özellikle edebiyat alanı ile ilgilenmeye ve ufak tefek yazı denemelerinde bulunmaya başlar. Hariciye Mektubi Kalemi’ndeki görevi esnasında öğrendiği Fransızca ve sürekli karşı karşıya geldiği Batı kültürü sayesinde Recaizade Mahmut Ekrem’in fikir ve düşünce hayatı bildiğimiz anlamda şekillenmeye başlar. Bu görevi esnasında Leskofçalı Galip, Hersekli Arif Hikmet, Namık Kemal gibi zamanın ünlü fikir ve sanat adamlarıyla tanışma fırsatı yakalar. Onlarla birlikte Encümen-i Şuara toplantılarına katılmaya başlar. Böylelikle ilk yazılarını Tasvir-i Efkar, Terakki, Hakayıkü’l-Vekayi’de yayımlar. İlk çocuğu Piraye, doğarken ölür. Bu olay sonrasında edebiyattaki ilerleyişini daha çok çeviri eserler üzerinden gerçekleştirir. Trablusgarp’ta görev alır ve sonra Malta’ya geçerek oradan Avrupa’ya kaçmayı planlar. Fakat bu durumu anlayan padişah Abdülhamit, onu İstanbul’a getirtir ve Büyükada’ya gönderir. İki yılını burada geçiren Recaizade Mahmut Ekrem, buradaki hatıralarından yola çıkarak Nijad Ekrem adlı eserini yazar. Ülkenin durumu ve özel hayatında yaşadığı üzücü olaylar neticesinde rahatsızlığı gitgide ilerler ve 31 Ocak 1914’te vefat eder.
Eserleri:
Şiir: Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Zemzeme, Tefekkür, Pejmürde, Nijad Ekrem, Nefrin.
Roman: Araba Sevdası.
Öykü: Saime, Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi, Şemsa.
Düzyazı: Talim-i Edebiyat, Takdir-i Elhan,Kudemaden Birkaç Şair, Takrizat.
OKUYUCULARA
Malumdur ki insan eğlencesiz yaşayamaz. Benim gibi yaratılıştan inzivayı sevenler içinse okumaktan yahut yazmaktan daha iyi eğlence olamaz. Ancak bu çeşit meşguliyet mütemadi ve bilhassa ciddi olunca yorgunluğuna dayanmak kabil değildir. O hâlde yorgunluğu az, eğlencesi bol meşguliyetler aramak gayet tabiidir. İşte ben de bu ihtiyacın sevkiyledir ki ara sıra böyle şeyler yazarak vakit öldürmek zorunda kalıyorum.
İyi bilirim ki içimizde bu türlü meşguliyetleri, mesela satranç oynamaktan on kat daha saçma ve yine mesela bahçe kazmaktan on kat daha faydasız sayanlar az değildir. Onların bu düşünceleri belki de doğrudur. Ne fayda ki ben, satranç oyununa hiç merak edemedim; bahçe kazmaya ise mevsim elverişli değil!..
Bundan önce yazdığım “Muhsin Bey” hikâyesi hiçbir şey değilken okuyucular arasında hayli rağbet görmüştü. Sayın okuyucularımın teveccühünden cesaret alarak şu romanı yayımlıyorum. Niyetim acizane böyle birkaç eser daha meydana getirdikten sonra biraz daha büyüklerini yazmaktır.
İnsanlıkla ilgili olarak her gün etrafımızda geçen ibret verici olaylara ve ortaya çıkan durumlara şiir ve felsefe açısından bakılırsa hepsi de az çok hazin görünür. Bunlardan birtakımının gözyaşıyla, diğer bir kısmının da şaşkınlık ve gülümsemeyle karşılanmasındaki fark, olayların asıl mahiyetindeki fecaatten değil, tarafımızdan değerlendirilmeleri bakımındandır.
Konusu gerçek hayattan veya gerçeklere mümkün mertebe uygun olarak hayalden alınarak yazılan hikâye ve romanlar ise insanlarla ilgili olayları ve durumları sadakatle aksettiren birer ibret aynasıdır.
Bu düşünceye göre, “Muhsin Bey” hikâyesi, okuyanlar tarafından ağlanacak şeylerden görülmüş olduğu hâlde, bu “Araba Sevdası” bilakis gülünecek hâllerden sayılsa gerektir. Fakat dikkat edilirse bu ötekinden elbette daha ziyade hazin ve elbette daha çok elem vericidir.
İstinye, 16 Teşrinisani 1305 (28 Kasım 1889)Recaizade Mahmut Ekrem
BİRİNCİ BÖLÜM
1
Üsküdar’dan Bağlarbaşı yolu ile Çamlıca’ya gidilirken Tophaneli-oğlu’ndaki dört yol ağzından aşağı yukarı yüz adım ileriye bakılacak olursa o geniş şosenin sonunda ve tam ortasında, etrafı bir buçuk arşın kadar yüksek duvarlarla çevrili bir ağaçlık görülür.
Bu ağaçlığa varıldığı zaman şose, biri sağa, öteki de sola doğru iki kısma ayrılır. Duvarla çevrili olan ağaçlığın büyücek bir kapısı vardır ki tam iki yolun birleştiği yerin ortasındadır.
Sağ ve soldaki yollardan hangisine gidilecek olsa karşı tarafı yine aynı ağaçlıkla çevrilidir. Ağaçların yanındaki duvar alçacık olduğu için hayvanlar ve bilhassa insanlar, üstünden aşmasın diye boydan boya teller uzatılarak ayrıca muhafaza altına alınmıştır.
Hafif meyilli birer yokuş üzerindeki bu yollardan normal yürüyüşle dört beş dakika kadar gidilince daima duvarla çevrili olan ağaçlık, bir meydancıkta sona erer. Ağaçlığın burada da cephede aşağıkine paralel bir kapısı vardır. Yukarıdan kuş bakışı bir bakışla bakıldığı takdirde koni şeklinde görünecek olan ağaçlık burada bitiyorsa da iki yol yine birleşmez. Meydancığın otuz adım kadar ötesinde, epeyce geniş ve yüksek bir set üzerinde, eski zaman işi binaları taklit suretiyle yapılmış, enli saçaklı, tek katlı bir bina ile bunun etrafında bazı büyücek ağaçlar vardır. Onun üst tarafında başka bir setle başlayan yerde ise birtakım meşe ve servi ağaçlarıyla zamanında nasılsa kırılamayıp kalan ve oranın “Sarıkaya” adıyla anılmasına sebep olan iri iri sararmış kayalar ve inişli yokuşlu bir de metruk mezarlık vardır. Geçtiğimiz meydancıktan buraya kadar olan mesafe de aşağı yukarı beş dakika kadar sürer.
Bu mezarlık da geçildikten sonra iki yol hem birleşir hem de düzleşir. Buradan yine beş dakika kadar yürünürse artık Çamlıca Dağı’nın eteğinde Kısıklı köyünün çarşısına varılmış olur.
Buraya çıkıncaya kadar yorulmadıksa yine aşağı doğru inelim de hududunu ve önemli noktalarını belirttiğimiz yeri inceleyelim. Bu incelemeye de bittabi yine mahut ağaçlıktan başlayacağız.
Burası “Çamlıca Bahçesi” adıyla İstanbul’da en önce düzenlenen ve halkın istifadesine açılan parktır. Birkaç zamandan beri halkın buraya rağbeti azaldığı için birçok günler kapıları kapalı durur.
Yazın ve bilhassa ilkbaharla sonbaharda bu bahçeyi açtırıp da aşağıki kapıdan içerisine girer ve birkaç adım ilerledikten sonra etrafınıza alıcı gözüyle şöyle biraz dikkatlice bakarsanız, büyük, mamur ve gerçekten gönül açıcı bir bahçe olduğunu derhâl anlarsınız.
Bahçenin sadece meydana getirildiği tarihte güzel görünmesi fikriyle değil, yıllar gelip geçtikçe ileride de ağaçların, ormanların büyüyerek alacakları şekle göre, güzelliğini daha da artırarak muhafaza etmesi düşüncesiyle, usta eller tarafından, büyük bir titizlikle düzenlendiği ilk bakışta hemen belli olur. Bu kadar güzel bir bahçeyi meydana getirmek için gayret sarf eden zevk sahibi insanları takdir etmekten kendinizi alamazsınız.
Dışarının mütecessis bakışlarını kesmek için de kenarlara gayet kısa ve muntazam aralıklarla dikilip gereği gibi geliştirilmiş ve dal budak salıvermiş salkım, aylandız, at kestanesi gibi koyu gölgeli ağaçlarla orta kısımlarda yer yer dikili çınar, kavak, manolya, salkım söğüt ve benzeri türlü türlü, renk renk ağaçların ve bazı yerlerde, insan bakışlarının değil, güneş ışınlarının bile nüfuz edemeyeceği kadar sıklaşmış ormancıkların etrafında dolaşır ve bunların hepsini birbirinden daha güzel, daha gönül çekici bulursunuz.
Biraz daha ilerleyince bir düzlüğün ortasında, üstü kapalı, etrafı açık kameriyemsi bir şey ve bazı kenar yollar üzerinde kulübe tarzında muntazam ufak ufak binalar görürsünüz. Bunlardan kameriyeye benzeyen şeyin, fevkalade günlerde çalmak ve okumak için getirtilecek saz takımına mahsus bir yer ve o kulübeciklerin de yiyecek içecek satışı için yapılmış birer büfe olduğunu anlar, bunları da beğenirsiniz.
Biraz daha ilerleyince büyük bir lak1, onun ortasında şirin bir adacık ve bu adanın kıyı ile irtibatını sağlamak üzere, gayrimuntazam bir şekilde, gelişigüzel yapılan ve ilk bakışta insana tabiiymiş hissini veren çitten köprüler gözünüze çarpar. Adanın üstünde yine işlenmemiş ağaç dallarından ve kütüklerden yapılmış zarif bir köşk görürsünüz. Bunlar da son derece hoşunuza gider. En yukarıki kapıdan çıkarak mahut meydancığı geçtikten sonra set üzerinde yükselen deminki binaya biraz dikkatlice bakarsanız bunun bir gazino olduğunu hemen anlar ve bu bahçenin her bakımdan mükemmel bir park olduğunu tasdik edersiniz.
2
Şu birkaç satırla kabataslak tarif ve tasvir edilen “Çamlıca Parkı” o zamanlar şimdiki gibi tenha, sessiz ve hüzünlü değil, bilakis çok şenlikli, çok neşeli, kalabalık bir eğlence yeriydi.
Çok emek sarf edilerek meydana getirilen bu parkın nihayet 1870 ilkbaharında halkın istifadesine açılacağı söylentisi ortalıkta dolaşmaya başladı. Bu ilgi çekici havadis, eğlence düşkünü birtakım İstanbul gençleriyle bu gibi eğlencelere, yaratılışları icabı, erkeklerden kat kat düşkün olan hanımları harekete getirdi. Âdeta birbirleriyle yarışırcasına elbise ve süsle ilgili hazırlıklara başladılar. Parkın açılma günü yaklaştıkça bu hazırlıklar da gittikçe hızlanıyordu. Birçok aileler, her günün her saatinde hatta mehtaplı gecelerde, bu eğlence yerinden daha fazla faydalanabilmek için Çamlıca, Bulgurlu, Kısıklı, Topanelioğlu ve Bağlarbaşı2 taraflarında köşkler, evler kiralayarak daha şimdiden buralara taşınmaya başladılar.
Nihayet o yılın mayıs ayı başlarında Çamlıca Parkı törenle açıldı. Dinlenme ve gezintiye mahsus olan cuma ve pazar günleri Beylerbeyi, Üsküdar, Kadıköyü3 gibi Çamlıca’ya civar sayılan yerlerden başka İstanbul’un en uzak semtlerinden, Boğaziçi’nden ve diğer yerlerden arabalar, hayvanlar ve kayıklarla hatta yayan olarak gelen kadınlı erkekli insan sellerinin parka akışı gerçekten görülecek şeydi.
Etrafı bir çeyrek saatte ancak dolaşılabilen park, o kadar genişliğine rağmen bu kalabalığı almıyor; onun için halkın bir kısmı kapıdan girdikçe içeridekilerin diğer bir kısmı öteki kapıdan çıkmak zorunda kalıyordu. Böylece gerek yukarıki kapıdan gerek aşağıki kapıdan arka arkaya mütemadiyen girip çıkan kalabalıkla -benzetme biraz kabaca ise de- büyük bir arı kovanını andırıyordu. Arı kovanından farkı, arıların bal alacakları renk renk çiçeklerin de içeride bulunmasıydı… İçeride kalanlardan -alafranga bir deyimle- taife-i latifeye4 mensup olanlar, ilkbahar çiçekleriyle yarışırcasına, en parlak, en göz alıcı renkler içinde ve üçü beşi bir yerde çiçekler gibi iki taraflarına salınarak gezinirler ve bunlardan bal almak hevesiyle birtakım genç beyler de çiçekten çiçeğe konan arılar gibi, bunların arasında ikişer ikişer dolaşıp dururlardı.
Parkın dışarısına gelince, o da bir başka âlemdi: İçlerinde süslü hanımlar, şık beyler bulunan birkaç yüz araba, parkın etrafını kuşatarak müteharrik bir zincir gibi birbiri ardınca biteviye dolaşırlardı.
Gerçi o tarihte parkın ağaçları henüz pek küçük, ormanlar ise pek seyrekti. Bununla beraber, bahçeleri süsleyen güzel manzaralı ağaç, çiçek ve çimenlerin her çeşidi bol bol mevcuttu. Bunlardan başka, zarif köşkler ve havuzlar, seyredenlerin gözlerini okşuyor, burasını bir kat daha güzelleştiriyordu. Dolaşmaktan yorulanların oturup dinlenmeleri için yolların iki tarafına renk renk birçok banklar konmuştu. Bütün bu cazip şeyler, İstanbul’un diğer gezinti yerlerine karşı halkın rağbetini azaltıyor; en uzak semtlerde oturanları bile buraya çekiyordu. Cuma ve pazardan başka günlerde ve bazı mehtaplı gecelerde bu park, nihayetsiz bir insan seliyle dolup dolup boşalıyordu. Hülasa, daha önce de belirtildiği veçhile, Çamlıca Parkı o devirlerde şimdiki gibi ıssız, sessiz ve hüzünlü değil, bilakis çok neşeli, çok eğlenceli bir yerdi. Bugünkü ihtiyar ağaçlar vaktiyle birer taze fidandı; en hafif rüzgârla nazlı nazlı sallanarak birbirleriyle öpüşür gibi dudak dudağa gelirler; birbirlerine sanki gizli bir şeyler fısıldaşırlardı…
3
O senenin haziran ortalarına doğru sıcaklar günden güne şiddetini artırdı. Sıcaklar ziyadeleştikçe park serinleşiyor ve kalabalıklaşıyordu. O sıralarda bir perşembe gecesi çıkan fırtınanın arkasından sabaha kadar devam eden yağmur, havayı temizleyip serinleştirmiş; tozları tamamen bastırmış; dağlara, bağlara da yeni bir tazelik vermişti. Ertesi gün cuma idi. Saat sekiz sularında5 park, o güne değin eşi görülmedik bir kalabalıkla dolmuştu.
Ziyaretçilerin birçoğu -kadınlar ayrı, erkekler yine ayrı olarak- üçer beşer gruplar hâlinde, parkın içinde aşağı yukarı geziniyorlar; bir kısmı da yol kenarlarında ve tarhların arasındaki banklara oturarak ve çalgıcıların -o zamanlar İstanbul’da pek moda olan- “Belle Hélène” operasından çaldıkları havaları dinleyerek gezinenleri seyrediyor ve eğleniyorlardı.
Bu seyircilerin içinde, tahminen yirmi üç yirmi dört yaşlarında, toparlak yüzlü, saz benizli, ela gözlü, siyah saçlı, az bıyıklı, kısaca boylu, gayet şık giyinmiş bir bey görülüyordu. Bulunduğu yer aşağıki kapıya yakın ve kapıdan girip çıkanları görmeye gayet elverişliydi. Bir masanın iki yanındaki sandalyeden birisine kendi kurulmuş, ötekine de pardösüsünü güya gelişigüzel atıvermişti. Pardösünün yakasının iç tarafındaki “Terzi Mir” markası6 yakından geçenlerin gözlerine derhâl çarpıyordu.
Masanın üzerinde bir tepsi içinde görülen bira bardağı, hemen bir saatten beri, geldiği gibi dolu durmaktaydı. Bu genç ve şık bey ise oturduğu yerde sol ayağı üzerine atmış olduğu sağ ayağını müziğin ahengine uygun bir hareketle mütemadiyen oynatıyor; o ayağı pek de küçük olmadığı hâlde ziyadesiyle zarif, ziyadesiyle biçimli gösteren “Heral”7 işi parlak rugan iskarpininin sivrice burnuna elindeki bağa saplı ve sapının üstünde M. B. harfleri okunan gümüş markalı bastonu ile biteviye vuruyor; üç beş dakikada bir kere uçları altınlı bir siyah ipek şeride bağlı mineli saatini beyaz yeleğinin cebinden çıkarıp baktıktan sonra sabırsızlık ifade eden bir hareketle yerinden fırlayarak kapı tarafına doğru beş on adım gidiyor; sonra yine sandalyesine dönerek evvelki vaziyetini alıyordu. Delikanlının bu hâline dikkat edenler, birisini sabırsızlıkla beklediğini derhâl anlarlardı.
4
Muhteşem Bihruz Bey, eski vezirlerden müteveffa … Paşa’nın oğludur.
Valilikten valiliğe nakledildiği için on beş sene kadar İstanbul’a hiç ayak basmamış olan babasıyla birlikte o da memleket memleket dolaşmış, bu müddet zarfında hiçbir tahsil görememiş, o yaştaki çocuklara birinci derecede lüzumlu olan malumatı on altı yaşına kadar elde edememişti. Nihayet babası son valiliğinden ayrılarak İstanbul’a gelince mahdum beyin bir rüştiyeye8 konulmasına nasılsa himmet olundu! Aradan henüz altı ay geçmemişti ki … Paşa yine bir vilayet valiliğine tayin edilerek İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı. Fakat bu defa Bihruz Bey öğreniminden geri kalmasın diye annesiyle beraber İstanbul’da bırakıldı.
İki yıl sonra paşa bu son vazifesinden de uzaklaştırılarak İstanbul’a geldiği zaman mahdum beyi, kara cümleden, imladan, kıraatten bizzat imtihan ederek malumatını kendince yeter derecede buldu. Hiç değilse öğrenimini bitirip bir rüştiye diploması alıncaya kadar okula devam ettirmeye lüzum görmedi. Çocuğu kendi arzusu üzerine Babıali kalemlerinden birisine yerleştirdi. Beyefendi için öğrenilmesi artık vacip olan Fransızca ile ikinci derecede lüzumlu sayılan Arapça ve Farsça öğretmek üzere Bihruz Bey’e ayrı ayrı, maaşlı özel öğretmenler tayin edildi.
Bihruz Bey ilk hevesle beş altı ay kadar kalemdeki vazifesine devam etti. Fransızca bir cümleyi daha doğru dürüst okumayı bile beceremediği hâlde kulaktan dolma beş on kelime ile yalan yanlış güya Fransızca konuşuyor; en alafranga genç beylerin tavır, kıyafet, hâl ve hareketlerini bir maymun ustalığıyla taklit etmekte gerçekten büyük başarı gösteriyordu.
Bihruz Bey, anasının babasının biricik evladı olduğu için zaten pek şımarık büyütülmüştü. Paşanın zenginliği, oğlunun her istediği şeyi kolayca elde edebilmesine elverişli olduğu gibi gençlik icabı bazı aşırı temayülleri de hiçbir taraftan dizginlenmediği için, Babıali’deki görevine gidip gelmeyi de günden güne seyrekleştirmeye başlamıştı.
Kaleme gitmediği günler ise saçlarını kestirmek, terziye elbise ısmarlamak, kunduracıya ölçü vermek gibi hiç eksik olmayan vesilelerle Beyoğlu’nda, ötede beride vakit geçirir; cumaları, pazarları da sabahleyin özel öğretmenleriyle yarımşar saat, ders müzakeresinden sonra evden fırlar; o mesire senin, bu mesire benim akşama kadar haylaz haylaz sokakları arşınlar dururdu.
Babasıyla birlikte vilayetlerde bulunduğu günlerde en büyük zevki -sırmalı elbiseler içinde, midilli veya at üstünde- arkasında çifte çifte uşaklarla sokak sokak gezip dolaşmaktan ibaret olan bu cici bey, İstanbul’a geldikten sonra üç şeye merak sarmıştı: Birincisi araba kullanmak, ikincisi alafranga beylerin hepsinden daha şık, daha süslü gezmek, üçüncüsü de Beyoğlu’ndaki tatlısu Frengi berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla, başını gözünü yararak Fransızca konuşmak…
Kışları Süleymaniye’deki konaklarında, yazları da Küçük Çamlıca’daki köşklerinde otururlardı. Kendisi gibi asil geçinenlerin rağbet göstereceği hiçbir gezinti yeri yoktu ki bu küçük bey, en son modaya uygun giyinmiş olduğu hâlde, bazen yağız, bazen kır bir çift at koşulu dört tekerlek üzerinde, üstü ve yanları açık, süslü bir peykeden ibaret olan ve seyis oturmaya mahsus yeri arka tarafında bulunan arabasıyla orada boy göstermesin…
Kış ortasında, mesela zemheri içinde, bir açık hava görünce sırtında sadece süse zarar vermemek düşüncesiyle giyilmiş, dar ve incecik bir ceket, yine sadece şık görünmek arzusu ile dizlerinin üstünde bir kadife örtü bulunduğu hâlde, Beyoğlu Caddesi’nde, Kâğıthane yollarında araba kullanmak hevesiyle, en şiddetli poyrazın karşısında tiril tiril titreyen Bihruz Bey, yazın da mesela ağustos ortasında, otuz otuz beş derece sıcak günlerde Çamlıca, Haydarpaşa, Fenerbahçe yollarında yine o hevesle, en kızgın güneşin altında haşım haşım haşlanır ve fakat bu işkenceleri kendisi için en büyük zevk sayardı. Bihruz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa maksadı görünmekle beraber etrafı da görmek değil, yalnız ve sadece kendini göstermekti.
Nihayet … Paşa’nın ölümü üzerine bu züppe oğlan birden yirmi sekiz bin liralık bir mirasa konarak hareketlerinde de serbest kalınca büsbütün ne oldum delisi oldu. O koca serveti en kısa zamanda silip süpürecek müthiş bir sefahat âlemine daldı. Çünkü annesinin bu çocuk üzerinde öteden beri en küçük bir otoritesi yoktu. Kocasının ölümü ile oğluna ve kendisine kalan büyük servetin iyi bir şekilde idaresi için yakın akrabadan bazılarını işe karıştırmak gibi tedbirlere başvurduysa da müspet bir sonuç elde edemeyeceğini çabuk anladı ve bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Üstelik oğlunu da tamamen kendi havasına bırakmak zaafını gösterdi. Fazla olarak delikanlıya o bakımdan da sıkıntı çektirmemek düşüncesiyle evin mutfak masraflarını ve işlerinde alıkoydukları bazı emektar adamların aylıklarını kendi gelirlerinden ödemeye razı oldu.
Mirasyedi beyefendinin kendi sefahat masraflarından başka hemen hiçbir masrafı yoktu. Eline her ay yüz elli altın kadar para geçtiği hâlde yine de sefahatine yetmiyordu.
O sıralardaydı ki beyin Arapça ve Farsça özel öğretmenleri, artık soğuk karşılanmaya başladıkları için birer birer konaktan ayaklarını kestiler. Yalnız Mösyö Piyer adındaki özel Fransızca öğretmeni, beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyar olduğundan onun eskisi gibi derslere devamına müsaade edildi ve hatta dört altından ibaret aylığı da altı liraya çıkarıldı.
Hemen bütün mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de babadan kalma serveti yemekle bitmez tükenmez sanıyor, har vurup harman savuruyordu. Sonunu hiç düşünmeksizin ulu orta giriştiği ölçüsüz sarfiyata önce paralardan başlandı. Para suyunu çekince İstanbul tarafındaki en az gelir getiren dükkânlar birer birer defedildi. Daha sonra Beyoğlu’ndaki önemli mağazalara sıra geldi. Bunlar da elden çıkarıldı. Gelir namına Galata’da bir han kalmıştı. Nihayet o da okutuldu. Mülk olarak kala kala Süleymaniye’deki konakla Küçük Çamlıca’daki köşkten başka bir şey kalmamıştı. Bu mali çöküntüye rağmen Bihruz Bey, dalmış olduğu sefahat bataklığında arabasıyla, debdebesiyle ve etrafını saran dalkavuklarıyla yuvarlanıp gitmekte hâlâ devam ediyordu. Çünkü annesinin renk renk kadife mahfazalar içinde, çekmeceleri süsleyen mücevherlerine henüz el sürülmemiş, yine valide hanımın şahsına ait diğer beş on parça emlakına henüz dokunulmamıştı.
5
Çamlıca Parkı’nın açılacağını herkesten önce haber alan Bihruz Bey, daha mart başlarında annesini zorlaya zorlaya sayfiyeye taşınmaya razı etmiş ve Küçük Çamlıca’daki köşke taşındıklarının ertesi günü hemen jarden püblik’e9 koşarak içini, dışını alıcı gözüyle incelemiş ve burasının pek alamod10 ve bilhassa şıklığını, alafrangalığını en kör gözlere bile göstermeye pek favorabl11 bir promönad12 yeri olabileceğini anlayınca ekipaj’ını13 biraz daha süslemek için Beyoğlu’nda tedarik ettiği bazı vasıtalarla “Bender Fabrikası”14 mamulatından gayet hafif ve zarif bir araba ile mevcut atlarından ikişer parmak daha boylu bir çift talimli Macar araba hayvanı ısmarlamıştı.
Araba ile hayvanlar, parkın açılışından iki hafta sonra gelip yetişti. Bihruz Bey de hemen o haftadan itibaren her cuma ve pazar günü parkta boy göstermeye başladı.
Araba gerçekten o senenin moda rengi olan gayet açık tatlı sarıya boyanmıştı. İki yanında büyük, süslü ve yaldızlı harflerle “M. B.” markası okunuyordu. Tekerleklerinin çubukları incecik fakat kendisi ziyadesiyle yüksek, zarif, göz alıcı ve halk deyimiyle kız gibi bir şeydi.
Macar atlarının en güzellerinden olan kır hayvanlara gelince; bunların da gerek boyları gerekse renkleri arabaya son derece uygun olduğu gibi koşum takımı da bittabi en âlâsındandı.
Mevsimin modasına göre, bazen koyu bazen açık renkte gayet dar elbisesi, bal rengi eldivenleri, ufarak fesiyle yan taraftan yüzünün yarısı Frenk gömleğinin dimdik duran yüksek yakasıyla örtülmüş, bileklerinden aşağı ellerinin yarısından ziyadesi yine o gömleğin enli ve kolalı manşetleri içinde saklanmış olduğu hâlde, Bihruz Bey arabanın daima seyis yerinde bulunarak hayvanların terbiyesini tutar; parlak düğmeli lacivert ceketi, malta renginde açık ve dar pantolonu, diz kapaklarına kadar çıkan uzun konçlarının yukarıdan tersine kıvrılmış tarafı beyaz, oradan aşağısı siyah çizmeleriyle kurum kurum kurulur; beyinkinden daha açık kırmızı büyücek fesiyle seyis de kendine mahsus yerde oturur, beyefendinin hareketlerine dikkat ederdi.
Binaenaleyh Bihruz Bey’in ekipaj’ı -yukarıda da tarif edildiği gibi-birbiri ardı sıra parkın etrafını biteviye dolaşan müteharrik zincirin birinci iftihar halkası sayılmaya layıktı.
Bihruz Bey bu gezintilerde araba kullandığı zamanlar birisini çiğneyip de bir kazaya meydan vermemek veya arabayı bir yere çarptırıp da bir sakatlık çıkarmamak için gerek kendi hayvanlarına gerekse öndeki ve gerideki arabaların hareketlerine mütemadiyen dikkat etmek zorunda bulunduğundan etrafına bakınamaz ve kimseyi göremezdi. Zaten bakmak ve görmek de istemezdi. Çünkü maksadı görmek değil, sadece görünmek, debdebesini, arabasını, şık ve cici elbiselerini göstermek, orada araba kullanan alafranga şık beylerin arasında birinciliği kimseye kaptırmamaktı. Bunda başarı sağladığına da tamamıyla emindi. Şu kadar ki o kıyafette, o vaziyette ve bilhassa o kalabalık içinde araba kullanmak yorgunluğuna uzun müddet dayanamadığından hem dinlenmek hem de ekipaj’ının seyirciler üzerinde hasıl ettiği efe’yi15 bizzat görmek için, parkın üst tarafındaki meydancığın -gelen geçen arabaları görmeye ve içindekileri seçmeye elverişli- bir noktasında ara sıra arabasını durduruyor; bazen de arabadan inerek parkın içinde şöyle cakalı bir tur16 yapıyordu.
Yine bir gün arabasıyla oralarda dolaşıp eğlenirken kalem arkadaşlarından kendisi gibi şık fakat arabalı değil, hatta hayvanlı da değil, yaya bir genç, Bihruz Bey’in arabasına yaklaşarak beyefendiye alamod yani kısacık bir selam verdi ve elini sıktı. Elbisesini, arabasını ve hayvanlarını methetmeye başladı. O söyledikçe beriki baba hindi gibi kabarıyor, kabarıyordu. Nihayet dayanamadı; yağcılığına mükâfaten bu zevzeği de arabasına aldı. Yan yana oturdular. İki züppe hem konuşuyor hem de önlerinden geçen arabaları seyrediyorlardı. Bu arabalardan bir tanesi ikisinin de dikkatini çekmişti. Bu, güzel bir çift duru at koşulu, büyücek ve yepyeni bir lando17 idi. Bu landonun syej’i18 üzerinde fiyakalı fiyakalı kurulup oturmakta olan koşe’nin19 sırtında parlak düğmeli bir ceket vardı. Landonun içinde bulunan beyaz yaşmaklı iki hanımdan bir tanesi beylerin yakınına gelince arabadan dışarıya doğru manalı bir eda ile uzanarak önce arabaya ve hayvanlara, sonra da beyefendilere tatlı tatlı bakmıştı.
Aynı lando biraz sonra ikinci defa yanlarından geçerken o beyaz yaşmaklı, az önceki hareketlerini tekrarlayınca Bihruz Bey’le arkadaşı konuşmaya başladılar:
“Tre şik!”20
“Tre z’elegant!”21
“Mon şer!22 Kimin bu lando?”
“Landoyu tanımıyorum…”
“E la blond?”23
“Blond’u tanıyacak gibiyim.”
“Kim bakayım?”
“Fakat pek sür24 değilim. Bilmem benzetiyor muyum?..”
“Kem port, dit!”25
“Sanırım ki bizim köyden. Belki de bizim kartiye’den.”26
“Drol!27 Dünyada ne kadar güzel varsa hepsi de sizin köyden, sizin mahalleden mi olur?”
“Hepsi değil amma bazıları… Ne sandın ya! Bizim köy cennetten bir parça… Bunlar da hurileri…”
“Fenerbahçe’den mi?”
“Hayır… Kuşdili’nden…”
“Ben o dilden anlamam… Fener âlemleri nasıl gidiyor? Mond28 geliyor mu?”
“Ne gezer!.. Sizin şu jarden’iniz29 yok mu?.. ‘Papas’ın bağını da kuruttu; Fener’in parlaklığını da söndürdü; Moda’yı30 da eskitti… Şimdi buradan başka her yer dezer!”31
6
Arkadaşıyla bu kısa konuşma esnasında Bihruz Bey’in zihninden birçok düşünceler geçmişti:
Ne münasebet… Kadıköyü gibi burjuva kartiye’de 32 bu derece şık bir ekipaj bulunsun… Ne münasebet?.. Orada oturanlar hep malum… “Blond’u tanırım.” demesi de ağız… Tanısaydı öyle mi dururdu?.. Oh! Kel bote divin!33 Sürtu kel gu ekselân!34 Benim ekipaj’a ne kadar dikkatli bakıyordu!.. Gerçekten zevk sahibi olduğunu bu da ispat etmez mi? Acaba kimdir bu blond? Şüphesiz ün jön fiy blond.35 Lakin şu Keşfi’yi nasıl savayım? O vakit çabuk anlaşılır; bakalım iltifat bana mı yoksa ona mı? Kimin nesi olduğunu öğrenmek kolay; takip eder, gittiği yeri öğrenirim…
Bu düşüncelerinden de anlaşıldığına göre, Bihruz Bey landonun Kadıköyü tarafından olduğuna ihtimal vermiyor ve arkadaşı Keşfi Bey’in, “Landoyu her ne kadar görmemişsem de sarışın hanımı tanıyacak gibiyim.” deyişine inanmamakla beraber şüpheden bütün bütün de kurtulamıyordu.
Bu zarif landoyu Kadıköyü’ne yakıştıramıyordu; çünkü pek alafranga beylerle arkadaşlık ede ede onlardan edindiği bazı garip fikirler cümlesinden olarak Bihruz Bey, İstanbul’un mahallelerini, birincisi kendi gibi nobles36 yani asalet ve itibar sahibi olan sivilize37 kibarlara; ikincisi burjuva38 sınıfına, yani medeni fikirlerden pek o kadar haberi olmayan kaba tabiatlı orta hâlli halka; üçüncüsü de esnaf takımına mahsus olmak üzere üç bölüme, üç sınıfa ayırıyordu. Hâlbuki böyle sosyal bir sınıflandırma bahis konusu olduğu takdirde Kadıköyü’nü ikinci değil hatta birinci sınıfa dâhil etmek elbette daha doğru olurdu.
Arkadaşı Keşfi Bey’in “Sarışın hanımı tanırım.” demesini gerçekten fazla ihtiyat düşüncesiyle söylenmiş bir yalan saymasındaki sebep ise şu idi: Güya Keşfi Bey bu yosmaya kur39 yapacak olursa -kendi köyünden bulunduğu ve zaten tanıdığı için- Bihruz Bey’in bir şey demeye hakkı ve rekabete kalkışmaya yüzü olmayacak. Hâlbuki kendisi nerede, Keşfi Bey neredeydi?.. O, basit bir burjuva çocuğu, kendi ise asil bir paşazadeydi… Sonra zenginlik, şıklık, zarafet vs. bakımından aralarındaki fark, Küçük Çamlıca ile Kadıköyü arasındaki fark kadar büyüktü… Landonun içindeki sarışın yosmanın bu farkı görmemesi, bilmemesi, Bihruz Bey’in fikrince mümkün değildi. Meselenin bu yönü gerçi öyle ise de kadın bir aralık arkadaşına da bakmış ve gülümsemişti… Buna ne mana verilebilirdi?.. Bu bakışın manası Keşfi Bey’e apaçık, “Bey, sen o arabaya hiç de yakışmıyorsun… İn oradan!..” demek değil miydi?.. Yoksa kendisine karşı, “Beyefendi, böyle adi adamlarla niçin görüşüyorsunuz?” veyahut “Yanınızda bu herif bulunmasaydı size daha başka türlü bakacaktım…” manasına mı geliyordu?.. İşin hakikatini anlamak Bihruz Bey için çok önemliydi. Bu da ancak Keşfi Bey’in atlatılıp savulmasına bağlıydı. Davetsiz misafirini yanından defetmek için zihninde bir çare arayıp dururken bu çare kendiliğinden zuhur etti. Keşfi Bey, “Mon şer, ben biraz da parka gireceğim. Arkadaşlardan birisiyle randevu’muz40 vardı. Bakayım gelmiş mi.” diyerek arkadaşından müsaade istedi.
Bihruz Bey, memnuniyetini gizlemeye çalışarak: “Öyleyse orövuar!”41 diye cevap verdi. İki arkadaş birbirinden ayrıldılar.
7
Keşfi Bey yalan söylememişti. Parka girdi ve kalabalık arasında gözden kayboldu. Bihruz Bey de fesini, kravatını düzeltti; ayakkabısının tozlarını arabacısına aldırdı; sonra arabasındaki yerine rahatça kurularak deminki landonun tekrar gelmesini bekledi.
Aradan henüz iki dakika geçmemişti ki lando parkın öbür köşesinde göründü. Zavallı Bihruz Bey, o güne gelinceye kadar böyle bir yürek çarpıntısına uğramamıştı. Başındaki kan kalbine doğru hücum ederek yüzü âdeta mavi bir renk aldı. Kendi kendine: “Diyabl; par azar sörej amurö?”42 diye alafranga alafranga söylenmeye başladı. Oturduğu yerde birtakım acayip pozlar alarak gözlerini landoya dikti. Araba olanca azametiyle kendisinin bulunduğu noktaya doğru geliyor fakat içindekilerde en ufak bir hareket eseri görülmüyordu. Bihruz Bey arabasını biraz geri almak bahanesiyle hayvanlarını hareket ettirdi. Bundan maksadı landonun içindekilere: “Ben buradayım!” demekti. Bu hareketinin de hiçbir tesiri olmadı. Lando geldiği gibi hızla yanından geçip gitti. Biraz önce mavileşen yüzü şimdi hiddetten kıpkırmızı kesilmişti. Yine kendi kendine söylenmeye başladı:
“Ne bayağı kadın!.. Yazık ekipaj’a!.. O da bir şey değil ya… Zaten modası geçmiş!.. Hayvanlar desen kaç paralık şeyler?.. Öyle ordiner43 insanlar kendileri gibi insanlara meyleder… Se natürel44 lakin domaj! Vualâ ün bote mal plâse! Si se-tün bote par egzampl!”45
Bihruz Bey’in böyle sözler söylemeye kalkışması, landodaki sarışının biraz önce nail olduğu iltifatlı bakışlarından bu defa mahrum bırakıldığı için kedinin yetişemediği ciğere pis demesi kabilinden, kendi kendini bir nevi teselli idi. Yoksa gerçekte o güne değin bir kerecik olsun tadını tadamadığı bir hasret ve mahrumiyet acısı birdenbire ta yüreğine çökmüş; bunun normal sonucu olarak ani bir hiddete kapılmış, gözleri kararmış, kafasının içi allak bullak olmuştu. Öyle ki daha bir iki dakika önce neşeli bir düğün alayı gibi gördüğü o seyirci kalabalığı şimdi gözlerini rahatsız eden alelade bir kargaşalıktan ibaretti… Parkın içinden gelen müzik sesi de âdeta kulakları tırmalayan bir cehennem ahengini andırıyordu…
Fakat ne yapsın?.. Arabanın arkasından gitmek kendince bir küçüklük… Orada durmak tahammül edilir şey değil… Bütün bütün savuşup gitse o da teessürüne yorumlanacağı için fikrince bir nevi hakirlik… Biçare Bihruz Bey, neye karar vereceğini, ne yapacağını kestiremediği için olduğu yerde arpacı kumrusu gibi düşünmeye başladı…
Ansızın doğruldu. Fransızca öğretmeniyle birlikte okudukları bazı romanları hatırlamıştı. Bu romanların birinde, şimdi içinde bulunduğu müşkül durumu andırır olaylar geçiyordu. Bir aralık hatırına onlar geldi. Onları düşündükçe yavaş yavaş kanındaki hiddet soğumaya başladı. Çünkü bu gibi hâllerde kadınlara karşı endiferans46 göstermekten daha tesirli ve faydalı bir çare olamayacağını vaktiyle o romanlardan öğrenmiş fakat kendisi henüz tecrübe etmemişti… Daha doğrusu tecrübe için fırsat bulamamıştı… Şimdi o da aynı usulü deneyecek, kendisi gibi şık ve asil bir gence iltifat etmeyen o saygısız sarışına haddini bildirecekti… Bu düşünceyle olduğu yerde beklemeye ve lando tekrar gelip geçtiği vakit hiç ilgilenmeyip başını başka tarafa çevirmeye karar verdi. Sarışın yosmanın arabasını gönül rahatlığı içinde beklemeye koyuldu…
Lando dördüncü defa olarak yine öbür taraftan göründü. Fakat bu sefer doğruca parkın kapısı hizasına geldi ve orada durdu. Hanımların emir ve işaretleri üzerine arabacı derhâl aşağı atladı, arabanın kapısını açtı. Kayıtsız görünmeye biraz önce zihnen karar veren Bihruz Bey’in gözleri şimdi gayriihtiyari o tarafa çevrilmiş, büyük bir dikkatle karşıdan bu hâle bakıyordu. Arabanın kapısı açılır açılmaz birbiri ardınca iki hanım indiler. Bunlardan biri daha önce bildiğimiz o sarışın kadın, öteki de arkadaşıydı.
Hanımlar arabadan indikten sonra arabacı aldığı yeni bir emirle landoyu öbür tarafa doğru hareket ettirdi. Sarışın hanım -gönül avcılığında kendisi gibi ustalık kazanmış yosmalara mahsus birtakım işvelerle- yanındaki hanım bir şey söylemiş de ona gülüyor gibi gülümseyerek ve Bihruz Bey’in bulunduğu tarafa tatlı bir bakışla bakarak ağır ağır yürüdü. Arkadaşıyla birlikte parka girdiler.
İki kadın, arabalarını park kapısının hizasında durdurur durdurmaz Bihruz Bey yine kendi kendine bir şeyler söylenmeye başladı:
“Keşfi’nin randevu’su anlaşıldı… Hay şıllık hay! Sö ne kün grizet!47 Ya berikinin o ağızları neydi? Lakin bu kadın kim?.. Belli ki bir kokot!48 Böyle adi bir kokot’la Keşfi gibi bayağı bir kurör’ün49 muamelelerini görmek de hoştur ya! Ben de parka girer, bir kenara gizlenerek bunları seyrederim… Ne önemi var ki… Ah, o zevzeğe niçin yüz verdim de arabama çağırdım?.. Hatta yanıma bile oturttum!.. O, kaç paralık adam ki benimle yan yana oturabilsin!.. Lakin şu sarışının kim olduğunu mutlaka öğrenmeliyim… Laparans e trompöz50 derler; ne kadar doğru bir söz…”
Bihruz Bey bunları düşünerek ve kendi kendine söylenerek parka girmeye zaten karar vermişken henüz adını bilmediği sarışın kadının parka girdiği esnada kendisine tatlı tatlı bakışından yine ümit verici bir mana çıkardığı için bu kadıncağız hakkındaki düşüncelerini ve sözlerini muvakkaten geri almıştı. Hemen arabasından atladı, parka girdi. Önü sıra konuşa konuşa ve ağır ağır gitmekte olan o iki kadının peşine takıldı.
8
Sarışın hanım, kısadan uzunca, uzundan kısaca, tamam orta boylu, narin yapılı, yürürken ansızın durur, dururken birdenbire hareket eder, döner döner arkasına bakar, hani şu meşhur:
beytinde tarif ve tasvir olunduğu gibi, gönül avcısı, edalı bir yosmaydı. Saçları şimdiki saç boyalarının verdiği kızıl renkte değil, gayet açık tabii sarı; gözleri ise çok güzel bir yaratılış hatası olarak, mavi yahut yeşil değil, tahrirli koyu sarı, kaşları kumral; siması vücudunun narinliğine nispetle dolgunca; burnu ise çehrenin dolgunluğuna nispeten incecik, “çekme” dedikleri biçimde; ağzı şairlerin tahayyül ettikleri gibi küçük, biçimli ve bin defa öpülmeye layıktı.
Şu nitelikleriyle gerçekten güzel denilecek bu sarışının en ilgi çekici, en büyüleyici güzelliği bakışlarıyla dudaklarındaydı. Bakışları akıcı ve yakıcı bir şimşek gibi, en hissiz gönülleri bile bir anda yakar tutuşturur; dudakları gülümsemek veya konuşmak için kıpırdamaya başlayınca türlü türlü manalar alır, âşık kalplerde en tatlı ümitler uyandırırdı.
Yosma, o gün ne kadar da güzel giyinmiş ve giydiğini kendine ne kadar yakıştırmıştı: O zamanın modasına pek de uymayarak biraz darca kesilmiş süt mavisi renginde atlas feracesi endamındaki uygunluğu gizleyemiyordu. Araba içinde saatlerce oturmaktan feracesinin şurasında burasında hasıl olan kırışıklıklara ve büklümlere güneş ışınları vurdukça yer yer gölgeleniyor; eleğimsağmadaki gibi tatlı renkler alıyor; sahibini bir kat daha güzelleştiriyordu. İncecik yaşmağı, tozpembesi yanakları üzerinde, yeni açmış bir gülü süsleyen tatlı bir buğu hissini uyandırıyor; yaşmağın iki yanından gelişigüzel bırakılıveren ve en hafif rüzgârla hemen dalgalanmaya başlayan sırma saçları ise beyaz bir bulut parçasına akseden ay ışınlarını andırıyordu. Başındaki hotoz da havai mavi idi (Benzetmelerimizin kuvvetini kaybetmeyeceğinden emin olsak bunu da o altın saçlarla birlikte, güneşli bir gökyüzüne benzetirdik.). Açık eflatun eldivenler içindeki elleri ve tahminen otuz dört numara zarif iskarpinlerle ince ipek çorapların örttüğü ayakları iyice görünmemekle beraber herhâlde pek sevimli şeylerdi.
Şemsiyesine gelince: Öyle dantelli, saçaklı nevinden, fazla süslü değildi; hani şu Bihruz Bey’in ilk gördüğü zaman “Kel gu ekselân!” sözüyle övdüğü zarafetinin en büyük nişanı olacak şekilde sade, güzel, yalnız sapına feracesinin renginde bir kurdele bağlı, siyah ağır atlastandı (Okuyucularım isterlerse bu şemsiyeyi de o güneşli gökyüzünün bir tarafında koyu bir buluta benzetebilirler. Şu farkla ki benzetmenin arz edeceği hayal aksine olur. Çünkü bulut göğün içinde olmak gerekirken bu benzetmedeki hayalde gökyüzü bulutun içine girmiş olur.).
Sarışın hanımın yaşından söz etmedik. Çünkü bilmiyoruz. Dişlerini tasvir etmedik. Çünkü onları da henüz göremedik. Fakat bu yosma, tahminimizce, olsa olsa yirmi yaşını henüz bitirmiş olabilir. Dişleri de bittabi iki dizi incidir.
Yanındaki arkadaşına gelince: Bu, ötekinden boylu, ötekinden enli, ötekinden yaşlı, hem de çok yaşlı… Mavi gözlü, esmer yüzlü fakat canlı canlı yürüyüşüne bakılırsa yaşına göre, henüz pek dinç; mütemadiyen konuşmasına, şakayı çok sevmesine, sık sık gülmesine bakılırsa pek neşeli; yanlarından gelip geçenlere sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dikkatli dikkatli baktığına göre de fazlaca serbest yetişmiş, sanki Kalpakçılarbaşı’ndaki52 dükkânlardan çokça alışveriş etmiş olduğu zannını uyandırıyordu.
Hemen hemen siyaha yakın koyu yeşil canfesten feracesine söz yoksa da bunun arka eteğini daima sağ eliyle tutup kaldırması hoşa gider bir hareket değildi. “Karamandola”dan53 ayakkabıları eski değilse de yürürken feracesinin etekleri fazlaca kalktığından ayakkabılarının üst tarafından görünen beyaz tire çorapları göze hiç de hoş görünmüyordu. Sol elinde tuttuğu beyaz şemsiye ipekli gibi parlıyorsa da kat yerleri biraz sararmış olduğundan fazlaca kullanıldığı kolayca anlaşılıyordu. Kalınca yaşmağı o yaşta bir kadın için pek münasipse de bu yaşmağın ara sıra çenesinden aşağıya doğru kayması hiç de hoş bir şey değildi. Mamafih bu iki kadının birbiriyle arkadaşlıkları ve bir arada görünmeleri, ifratla tefriti iyi bir şekilde denkleştiriyor; güzel bir manzara meydana getiriyordu. Yine bir benzetmeyle sarışın kadın, mesela sarı bir gül, öteki ise bu güle bağlanmış bir mazı dalıydı. Yahut sarışın hanım, çiçek açmış nazik bir fidan, yanındaki de o fidanın intizamsız bir gölgesiydi. Veyahut sarışını, parlak bir güneş, öbürü ise bu güneşin yanından hiç ayrılmayan, onu daha gösterişli, daha parlak göstermekle beraber kendisi de oldukça güzel görünen bir kara buluttu.
9
İki kadın ağır ağır yürüyerek yukarıda sözü geçen havuzun yanında durdular. Oraya beş altı kadar çiçekle, bu çiçeklerden bal alacak birkaç da arı toplanmış, güya havuzu seyrediyorlardı. Bihruz Bey de hanımların peşi sıra gitti; onlardan dört beş adım kadar uzakta, havuzun kenarında bastonuna dayanıp durdu.
Havuz, bu gibi durgun sularda görülen ve bazen berraklıktan daha çok hoşa giden o yeşilimtırak rengi henüz almamışsa da epeyce bulanmış ve sararmış yüzeyi ile kenarlarındaki ağaçlara, bitkilere ve seyircilerine pekâlâ bir ayna vazifesi görebiliyordu. İçindeki kırmızı, beyaz, siyah balıklar sanki güneşten yaşama paylarını almak istiyorlarmış gibi suyun yüzüne çıkmış, mahmur bakışlarıyla sanki o su âleminden etrafı seyrediyorlardı. Güneş ışınları vurdukça havuzun parıl parıl parıldayan yüzeyi, içindeki balıklarla beraber, çirkin renkli, çiçekli bir ipek kumaş gibi görünüyordu.
Henüz adını öğrenemediğimiz sarışın hanımla arkadaşı havuz kenarına gelip de suların aynasında kendi akislerini görünce sarışını söze başladı:
“Bak bak, Çengi Hanım!” dedi. “Yer aynası!.. Görüyor musun kendini?..”
Muhatabı bu sözden bir şey anlamamıştı. Sordu:
“Yer aynası mı dedin?.. O da nedir?.. Yer elmasını bilirim amma yer aynası hiç işitmedimdi…”
“Yaşmağını biraz sıyırır da havuza bakarsan yer aynasının içinde iki tane yer elması da görürsün…”
“Nesine bakayım?.. Bulanık bir su… O kırmızı kırmızı şeyler de herhâlde Amasya elması olacak…”
“Ay, Amasya’da elmas çıkar mıymış?! Ben de bunu işitmedimdi!”
“Elma ayol, elma!.. Elmas değil… Elmasın, pırlantanın İngiltere’de çıktığını bilmeyecek ne var?.. Sen de başka eğlence bulamadın da besbelli benimle eğleniyorsun…”
Kadınların bu konuşmasını büyük bir dikkat ve önemle takip eden, söylenenleri iyice işitebilmek için olduğu yerde -alafranga bir deyimle- baştan aşağı kulak kesilen Bihruz Bey, “yer aynası” benzetmesini ve bilhassa “yer aynası içinde yer elması görüneceği” sözlerini işitince kendi kendine, “Kel espri!.. Kel fines!..”54 diyerek yavaş yavaş abayı yakmaya başladığı sarışın hanımın zarafetine karşı hayranlığını belirtti. “İngiltere, elmas, pırlanta” kelimelerine gelince: Bunları anlamayacak ne vardı?.. İşte kadın, kendisine pırlanta kadar kıymetli taşlar atıyordu… Duyduklarını bu şekilde manalandırmakta yerden göğe kadar hakkı da vardı. Çünkü o mahşerî kalabalığın içinde kendisinden başka -İngiltere’den henüz gelen bir mösyö gibi- alafranga giyinmiş tek erkek yoktu. Böyle cihandeğer bir iltifata nail olduğu için kendisini en büyük bahtiyarlardan saymaya kalkışan Bihruz Bey, bu taşların, daha doğrusu bu zarif hediyelerin altında kalmayacak surette güzel bir karşılık hazırlamaya koyuldu.
Havuz kenarında duran öteki seyirciler de tam bu sırada oradan çekiliyorlardı. Beyefendi bu müstesna fırsatı kaçırmayarak hemen kadınlara yaklaştı. Ceketinin yakasına takılmış olan beyaz jeranyom’u55 yerinden çıkardı ve “İngiltere’yi, Fransa’yı hatta bütün Avrupa’yı satın alabilecek yüksek değerli pırlantanıza böyle bir fane56 çiçekle mukabele etmek doğru değilse de kabulüne lütfen tenezzül buyurmanızı ricaya cesaret etmekle kendimi gerçekten bahtiyar sayarım. Bu iltifatınızın admiratör’ünüzü57 ne derecelere kadar örö58 ettiğini tarif edemem…” diyerek çiçeği sarışın hanıma doğru uzattı.
Kadın bu lakırtıyı hiç üzerine almayarak güya havuzu seyretmeye dalmış görünüyordu. Nihayet yanındaki hanımın ikazı ve zorlaması üzerine “Teşekkür ederim…” diyerek çiçeği aldı, bir toplu iğneyle göğsüne iliştirdi. Sonra yanındaki hanıma “Acaba köşke girmeye izin var mıdır?” diyecek oldu. Yaşlı hanımın cevap vermesine meydan bırakmadan Bihruz Bey öteden söze karıştı:
“Parkın her tarafını gezmeye herkesin drua’sı59 vardır. Zaten böyle rüstik60 yerlere ancak sizin gibi huriler, periler yakışır…” dedi.
Sarışın hanım bu sözleri işitince arkadaşına doğru eğilerek kulağına yavaşça “A!.. A!.. Bu, benim adımı nereden öğrenmiş?!” diye sordu.
Bihruz Bey, yavaş yavaş bu sarışın hanıma yaklaşmak, onunla bilişmek, tanışmak, konuşmak istiyordu. Hâlbuki daha ilk tesadüfte kendisini Bihruz Bey’e o kadar yakından göstermek -artık bari ismiyle söyleyelim- Periveş Hanım’ın hesabına uymuyordu. Bundan dolayı iki hanım köşkü gezmekten vazgeçerek aşağı doğru yürüdüler, kalabalığın içine karıştılar. Bihruz Bey de gölge gibi onları takibe başladı.
Bihruz Bey hem ağır ağır yürüyor hem de Periveş Hanım’ın müstesna güzelliğini düşünerek böyle melek yüzlü, melek huylu, espri’si61 fevkalade, edükasyon’u62 mükemmel ve bu değerleriyle gayet nobl63 bir aileden olduğu asla şüphe götürmeyecek kadar aşikâr bulunan bu hanımefendinin Keşfi gibi bayağı ve mal elöve64 bir adama iltifata tenezzül edeceğine ihtimal vermiyor; biraz önce bu kadın hakkındaki yanlış ve kötü zannından dolayı duyduğu teessürleri aşağıdaki düşüncelerle gidermeye çalışıyordu:
Bu nasıl bote?.. 65 Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyor. Yakından ay gibi parlıyor, insanın baktıkça bakacağı geliyor!.. Ne kadar poetik66 bir bote!.. Ya o konversasyon’un67 güzelliği!.. Miruar terestr,68 o glas parter,69 tre bel komparezon pur ön pöti lak… Se tre joli!70 İngiltere pırlantası da güzel!.. Benim için ön pö tro flatan, me sa nö fe ryen.71 Çiçeği de pek güç aksepte72 etti. Tabii öyle bir jön person73 için sava byen, sa ne kö dö la püdör, se dö la kandör!74 Acaba adı nedir? Ah! aceleyle soramadım… Emosyon75 insanı bırakmıyordu ki… Hoş, ben de güzel mukabele ettim ya… Örözman76 üzerimde o çiçek bulundu… Gerçekten pek poetik bir rankontr77 oldu… Viktuar!78 Öyle bir havuzun kenarında… Lamartin! Ah Lamartin! Gelip de bu hâli görmeliydin!.. Beş dakika içinde en parlaklarından muhakkak beş yüz ver79 yazardın… O ne şairane bir tabloydu… Çengi Hanım… Kel drol dö nom!80 Çengi… Hani şu herkesin bildiği dansözler… Lakin bu kelimeyi kadın ismi olarak hiç işitmedimdi… Orijinal!81 Şu tuvalete bak! Şu yürüyüşe bak!.. Gerçekten bir Kalipso…82 Sanki “Kalipso”yu adasından almışlar, yaşmaklamışlar, feracelemişler, sonra şu parkın içine salıvermişler!..
Bihruz Bey işte böyle düşünüyor, düşündükçe doyulmaz bir saadetin kalbine yayıldığını hisseder gibi oluyor ve kendi kendine övünüyordu… Övüncünde de haklıydı. İşte önü sıra nazlı nazlı yürüyen; güzelliği, zarafeti ve bilhassa kıyafetiyle, yalnız erkekleri değil, kendisi kadar süslü hanımları bile hayran eden Periveş Hanım tarafından beğenilmek bahtiyarlığı, o kadar şık beyler arasında ancak kendisine nasip olmuştu. Gerçekten de yosma, kırıta kırıta yürüdükçe her adımda beş on kişi kendisine yol açar gibi duraklıyor fakat kadın bunların hiçbirine dönüp bakmaya bile tenezzül etmiyor; yalnız güzellikte kendisine rakip olabilecek taze çiçekleri seyrede ede ilerliyordu.
Bihruz Bey başarısından emindi. Sadece küçük bir nokta zihnini kurcalıyor ve kendisini rahatsız ediyordu: Keşfi Bey parkta ise elbette kendilerini görecekti. Blond hanım ona karşı bakalım nasıl bir tavır takınacaktı. İşte bütün endişesi buydu.
Saz çalınan yere varıncaya kadar Keşfi Bey görünmedi. Bihruz Bey’in saadet ufkundaki endişe bulutu da yavaş yavaş dağılmaya başladı. Biraz daha ilerlediler. Burası nispeten tenha bir yerdi. Bihruz Bey adımlarını sıklaştırdı, hanımlara yetişti. Maksadı sevgilisini bir daha nerede ve ne zaman görebileceğini sormaktı. Lakin sarışın kadın buna meydan bırakmadı. Bihruz Bey’in maksadını anlamış gibi; yanındaki Çengi Hanım’a dönerek:
“Burası ne güzel yermiş! Pek hoşuma gitti… Haftaya bugün yine gelelim… Hem doğruca buraya gelelim…”
Bu sözlerin manası apaçık: “Gelecek cuma burada buluşalım…” demekti. Hımbıllığın lüzumu yoktu… Kadın işte kendisine randevu veriyordu. Telaşlı telaşlı sordu:
“A kel ör?83 Pardon efendim… Saat kaçta?”
Cümlesini henüz bitirmemişti ki arkalarından “Haset!.. Haset!..” diye bir ses yükseldi. Hepsi gayriihtiyari başlarını çevirip sesin geldiği tarafa baktılar. Bunları söyleyen, oracıkta, etrafı ağaçlarla çevrili bir tarhın içinde yalnız başına oturmakta olan Keşfi Bey’den başkası değildi. Hanımlar sesin sahibini tanımış olacaklar ki birbirlerinin kulağına eğilip fısıldaştılar ve gülüşmeye başladılar… O sırada aşağıki kapının önüne kadar gelmişlerdi… Bihruz Bey’in “Saat kaçta?” sorusu da böylece güme gitmiş ve cevapsız kalmıştı.
Kadınlar kapıdan çıktılar. Lando önceden aldığı emir gereğince orada hazır bekliyordu. Kadınları görür görmez arabacı, yerinden atlayarak landonun kapısını açtı. Hanımlar içeri girer girmez kapı yine “Trak!” diye kapandı. Arabacı, yerine çıkıp oturdu. Arkasından bir kırbaç şaklaması işitildi. Lando aşağıya doğru hızla ilerlemeye başladı.
10
Zavallı Bihruz Bey o dakikada gerçekten pek bedbahttı. Kesseler bir damla kanı çıkmayacaktı. Keşfi denilen hergelenin, en umulmadık yerde ve en beklenmedik anda, yerden mantar biter gibi, meydana çıkıvermesi ve haykırması, hanımların gülüşmesi, sorusunun karşılıksız kalması, arabacı olacak teresin de landonun kapısını açmakta ve hanımları, gümrükten mal kaçırır gibi alıp götürmekteki acelesi ve nihayet sarışın sevgilinin bir kerecik arkasına bakıp da bir adiyö’cük84 demeye bile lüzum görmeksizin basıp gitmesi biçareye pek dokunmuştu. O sonsuz teessür ve şaşkınlık içinde birden hatırına landoyu takip etmek fikri geldi. Kapının yanında bağcı kılığında iki kişi durmuş konuşuyorlardı. Onlara bakarak sertçe bir eda ile “Mon ekipaj?”85 dedi ve adamların çarçabuk bir şeyler yapmalarını bekledi. Fakat herifler bu sözden hiçbir şey anlamamışlar, birbirlerinin yüzüne alık alık bakıyorlardı. Bihruz Bey’in bu anlayışsızlığa da canı sıkıldı. Artık kendi gözleriyle arabasını aramaya başladı. Oysaki yukarı kapıdan parka girerken ekipaj’ı aşağı kapıya götürmesini koşe’ye86 tembih etmemiş miydi? Onun için araba söylediği yerde durmuş, kendisini bekliyordu. Sarışın hanımın ardı sıra bir kere parktan dışarı çıkmış bulunduğu için şoseden yukarı doğru yürümek istedi fakat karşıdan birbiri ardınca gelmekte olan araba kalabalığından ve bilhassa sarı bulutlar hâlinde havaya yükselen tozlardan ürktü. Tekrar parka girdi. Aceleden giriş parası vermeyi unutmuştu. Kapıdaki tahsildarın ihtarı üzerine elini hırsla cebine sokup bir mecidiye87 çıkardı ve adama fırlattı. Paranın üstünü almaya vakit yoktu. Koşar gibi hızlı adımlarla yürürken Keşfi hainini biraz önce gördüğü yerde göremeyince adımlarını daha ziyade sıklaştırdı. Bu aralık yolun üstünde karşılaştığı şık bir madamla az daha çarpışıp yere yuvarlanıyorlardı… Aceleden bastığı yeri görmüyordu. Elindeki baston, madamın süslü elbisesine takılmış ve boydan boya yırtmıştı. Telaşından, elbisesini yırttığı insanın bir ecnebi kadını olduğunu bile düşünecek hâlde değildi.
“Pardon mon şer!”88 deyip geçti. Biraz daha ötede, bir tepsi içinde bira ve kahve götürmekte olan garsona hızla çarptı. Herifin elindeki tepsi yere yuvarlanmış, bira şişeleri ve kahve fincanları kırılmış, etrafa saçılan biralar ve kahveler, kendisiyle birlikte kadın erkek daha beş on kişinin üstünü başını berbat etmişti. Âşık hiç oralı olmaksızın yine bir “Pardon!” basıp geçmek istedi. Fakat garson “Beyefendi!.. Beyefendi!.. Bizim zararlar ne olacak?..” diye haykırmaya ve arkasından koşmaya başlamıştı. Elbiseleri bira ve kahve lekeleri içinde kalan insancıklar da “Herif çifte ata ata gidiyor… Eşekliğin bu derecesi dünyada görülmüş şey değil… Çulu tasması mükemmel amma eşek yine o eşek…” diye söylenip duruyorlardı. Bihruz Bey bunları işitecek ve görecek hâlde değildi… Çaresiz bunun için de jile’sinin89 cebinden bir altın çıkardı, garsona doğru attı. Bu aralık tanıdığı bir zata rastladı. O zat, bir şey söylemek, bir şey anlatmak için kendisini yolundan alıkoymak istediyse de o anda gözü hiçbir şey görmeyen, kulağına hiçbir şey girmeyen Bihruz Bey “Je afer!.. Je afer!.. Jö süi presse!..”90 diyerek ondan da kurtuldu. Nihayet güç bela kapıdan çıktı, arabasını buldu. Par malör91 arabacı hayvanların yanına birisini bırakmış, ufak bir iş için o da bir tarafa gitmişti. Bihruz Bey o kadar sabırsızlanıyordu ki arabacının dönmesini bekleyemedi. Hemen yerine çıktı, terbiyeleri eline aldı, hayvanları kırbaçladı, arabayı aşağıya doğru hızla sürmeye başladı.
Geçeceği yolun üzeri insanlar, hayvanlar ve arabalarla hıncahınç doluydu. Bihruz Bey dakikada bir durmak zorunda kalıyor, sabırsızlanıyor, sıkılıyordu. Hele şükür aşağıki kapıya varabildi. Oradan ötesi nispeten tenhacaydı. Arabayı alabildiğine sürerek Tophaneli-oğlu denilen yere geldi. Dört yol ağzında birdenbire durdu. Karşısına çıkan dört yoldan hangisine gideceğini önceden düşünüp kararlaştırmamıştı. Sıkıntıdan buram buram ter döküyordu. Burada iki dakika kadar durakladıktan sonra Beylerbeyi’ne inen yolu tutturdu. İstavroz92 üzerine kadar bir koşu gitti. Fakat landodan küçük bir iz bile bulamadı. Oradan ters yüzüne geri döndü. Bağlarbaşı-Nuhkuyusu yolu ile Haydarpaşa’ya indi. Landodan yine eser bulamayınca büsbütün ümitsizliğe düştü.
O esnada saat de on ikiyi93 geçmiş, yarıma geliyordu. Çaresiz Koşuyolu’ndan ağır ağır ilerleyerek büyük bir üzüntü içinde köşküne döndü. Kimseye bir şey söylemeden doğruca odasına çıktı. Fesini bir tarafa attı, eldivenlerini çıkardı. Tam o sırada uşağı Mişel karşısına dikilmiş:
“Mösyö e servi, e Mösyö Piyer e la…”94 diye bir şeyler söylüyordu. Onu da azarlayarak savdı. Sonra sehpanın üstündeki sigaralıktan bir puro sigarası aldı, tepesini dişi ile kopardı, sigarayı lambadan yaktı, kanepeye geçip oturdu. Sigarasından havaya yükselen mavi duman helezonlarını gözleriyle takip ediyor ve kara kara düşünüyordu.
11
Periveş Hanım’la arkadaşı Çengi Hanım’a gelince: İkisi de orta hâlli birer aileye mensuptu. Terbiye, fazilet ve kültür seviyeleri de bugün parktaki havuzun yanında Bihruz Bey’e karşı takındıkları laubali tavırlardan ve biraz aşağıda naklolunacak konuşmalarından kolayca anlaşılır.
Burada yalnız şu kadarını anlatmak gerekir ki Periveş Hanım, Bihruz Bey’in yakıştırdığı ve hayalinde yaşattığı gibi, öyle yüksek bir aileye, asil bir hanedana mensup değildi. Evleri de yine Bihruz Bey’in zannettiği gibi, kibar ailelerin oturduğu semtlerde bulunmuyordu.
Bu sarışın yosma, kaşıkçı esnafından Sakin Ağa adında namuslu bir adamın kızı ve arzuhâlcilik yaparak evini geçindiren Mağmum Efendi namında hamiyetli bir zatın karısıydı. On altı yaşında babasını kaybettikten ve yirmi üç yaşında da kocasından boşandıktan sonra annesi Zaime Hanım’la birlikte, Karabaş Mahallesi’ndeki dört odalı evlerinde kimseye muhtaç olmadan fakir fakat namuslu bir hayat yaşıyor, kendi hâllerinde geçinip gidiyorlardı. İstanbul’un sayılı güzellerinden olan genç kadını bir gün kötü bir tesadüf, Çengi Hanım denilen bu fındıkçı ve hileci karı ile tanıştırdı. Yıllardır o yolun yolcusu olan fakat mevsimi geçtiği için erkeklerden pek iltifat göremeyen Çengi Hanım’la arkadaşlık kurduktan sonra Periveş’in fevkalade güzelliği ve zarafeti kısa bir zamanda her tarafa yayıldı. Artık İstanbul’un meşhur simaları arasına geçmiş fakat ne yazık ki fazileti ve namus cevheri elden gitmişti…
Bu kötü münasebet kurulduktan sonra Periveş Hanım sık sık Çengi Hanım’la buluşur, daima onunla gezer ve gerektikçe de Çengi Hanım’ın evinde kalırdı.
Bunların Çamlıca Parkı’nda görüldükleri günün sabahı Periveş Hanım, adi bir çarşafa bürünmüş olduğu ve yanında sekiz yaşlarında bir komşu çocuğu bulunduğu hâlde, Karabaş Mahallesi’nden çıkmış; hayli yol yürüdükten sonra, güneş görmez ve çamuru kurumaz bir sokağın izbe bir köşesinde -önü ve arkası bostan olan, iki yanı bekâr odaları, ahır filan gibi alelade binalarla çevrilmiş bulunan-bu şüpheli eve gelmişti.
Burası Çengi Hanım’ın eviydi. Periveş Hanım’ın gelişinden bir saat sonra bu iki kadın, yukarıda tarif olunan zarif kıyafetlere girmiş oldukları hâlde, yaşlısı önde, genci arkada, evden çıktılar; Aksaray Caddesi’ne doğru salına salına yürümeye başladılar.
Evden çıkarken kararları, Samatya’ya kadar yürüyerek inmek, oradan trenle Bakırköyü’ne, oradan da Sakızağacı mesiresine gitmekti. İşte bu kararla yolda giderlerken Periveş birdenbire fikrini değiştirerek arkadaşına şöyle bir teklifte bulundu:
“Çamlıca Parkı’nı pek methediyorlar… Bugün de Sakızağacı’ndan vazgeçip oraya gitsek acaba nasıl olur?..”
Muhatabı “Hayhay Periveşçiğim… Çok iyi olur…” diye cevap verince ilk niyetleri bozuldu. O gün de Çamlıca Parkı’na gitmeye karar verdiler… Bunun üzerine adımlarını biraz daha sıklaştırarak Aksaray tramvay durağına yetiştiler ve kalkmak üzere olan bir tramvaya atladılar. Kırk beş dakika sonra Eminönü’ndeydiler. Oradan Köprü’nün Üsküdar İskelesi’ne kadar yürüdüler. İskeleden ayrılmak üzere olan Üsküdar vapuruna nefes nefese yetiştiler. Vapur son düdüğünü de öttürerek hareket etti. Yarım saat sonra Üsküdar İskelesi’ne çıkıyorlardı. Beylik ambarın önüne doğru yürümeye başladılar.
Diğer günler vapurdan çıkanları karşılamaya koşarak halkı taciz etmekte âdeta birbirleriyle yarışırcasına “Boş araba!.. Araba lazım mı?.. Sizi şu temiz kupa ile götüreyim…” diye avaz avaz bağıran arabacılardan hiçbiri bugün ortalıkta görünmüyordu. Çünkü o gün gezinti yerlerine gitmek için halkın kira arabalarına hücumu, diğer günlere nazaran, o derece fazlaydı ki bir saatten beri iskelede boş bir tek araba bile kalmamıştı.
Çengi Hanım oralarda avare avare dolaşan işçi kılıklı bir adama “Ayol! Kira arabası arıyoruz. Acaba nerede bulunur?” diye sorunca herif sırıtarak cevap verdi:
“Hanımefendi, nafile aramayınız, bulamazsınız…”
Bunun üzerine hanımlardan ikisi birden “A!.. Vah, vah, vah!.. O kadar uzak yerden boşuna gelmişiz…” diye hayıflanarak Çeşme Meydanı’na doğru ilerlediler. Orada rastladıkları birkaç kişiye de “Ayol!.. Buralarda hiçbir araba bulunmaz mı?” diye aynı soruyu tekrarladılar. Fakat hiçbirinden müspet cevap alamadılar.
O gün sabahleyin Beyoğlu kira arabalarından bir lando, Kadıköyü’ne götürdüğü hastayı yerine bırakıp Üsküdar’a dönmüş; çeşmenin yanında duruyor, araba vapurunu bekliyordu. Landonun arabacısı hanımların araba aradıklarını görünce kendi kendine, Daha iki saat burada boşu boşuna vapur bekleyeceğime şu hanımları alıp gidecekleri yere götürsem daha iyi olmaz mı? Hem onların işi görülür hem de ben birkaç para kazanırım, diye düşündü. Sonra kadınlara doğru ilerleyerek Çengi Hanım’a hitaben “Nereye gideceksiniz hanımefendi?.. İsterseniz sizi şu lando ile götüreyim…” dedi.
Talihin bu beklenmedik lütfu ikisini de pek sevindirmişti. Bakışlarıyla, gülüşleriyle âdeta birbirlerini tebrik ediyorlardı. Çengi Hanım, gidecekleri yeri söyledi ve arabacı ile pazarlığa girişti.
Pazarlık devam ededursun… Oralarda dolaşan kayıkçı, hamal, kundura boyacısı, beygir sürücüsü vs. gibi birtakım adamlar, Periveş Hanım’ın etrafını sarmış; çirkin çirkin lakırtı atıyor, kadını taciz ediyorlardı… Bir yandan bu sırnaşık heriflerin verdiği rahatsızlık, bir yandan da tepelerinde kaynayan haziran güneşinin bunaltıcı sıcaklığı kadıncağıza buram buram ter döktürüyordu. Bu müşkül durumdan bir an önce kurtulmak ihtiyacıyla Periveş Hanım, arabacıya işaret edip arabanın kapısını açtırdı. Kendisini içeriye dar attı. Arkasından da Çengi Hanım girdi. Araba tıkır tıkır Çamlıca yolunu tuttu.
12
İşte Bihruz Bey’in Periveş Hanım hakkında, sırf görünüşe dayanan tahminlerine ve en güzel hayaller kurmasına sebep olan landonun, bu sarışın yosma ile yanındaki muşmulayı o gün Çamlıca Parkı’na götürmesi, her zaman olağan şeylerdendi. Bunda hiçbir fevkaladelik yoktu. Mamafih böyle bir tesadüfün mümkün olabileceği toy delikanlının hatırından bile geçmediği için, arabaya ve içindeki nazenine hayalinde en güzel şekiller vermiş, amiyane tabiriyle karıya abayı yakmıştı.
Yukarıda anlatıldığı gibi, önde hanımlar, arkalarında Bihruz Bey olduğu hâlde, parkın kapısından çıktılar. İki ahbap çavuşlar, kırıta kırıta arabalarına bindiler. Araba hareket eder etmez lakırtıya ilk başlayan Periveş Hanım oldu:
“Daha pek toy zavallı!..”
Arkadaşı cevap verdi:
“Toy ne kelime!.. Âdeta budala, ayol!”
“Biraz hoppaya da benzer.”
“Züppe derler bunlara züppe! Verdiği fâni çiçeği ne yaptın? Bakayım, hâlâ göğsünde duruyor mu?”
Çengi Hanım, Bihruz Bey’in bir aralık ulu orta sarf ettiği fane95 kelimesini, Fransızcanın “f”sinden bile haberi olmadığından Türkçe “fâni” diye anlamış ve bir kadına daha ilk görüşte kur yapmak amacıyla sunulan çiçeğin fâniliğinden bahsetmekte hiçbir münasebet, hiçbir zarafet bulamadığı için: “Fâni çiçeği ne yaptın?” sorusu ile Bihruz Bey’in münasebetsizliğine işaret etmek istemişti.
“Ha!.. O ne demekti sahi? ‘Benim aşkım da bu çiçek gibidir, böyle solar gider.’ demek mi istedi acaba…”
“Adaaam sen de!.. Onun ne söylediğinden, ne yaptığından kendisinin de haberi yoktu…”
“Haftaya bugün bekleyecek…”
“İşi yoksa bekleyedursun…”
“Gelelim ayol, eğleniriz… Park hiç de fena değil doğrusu…”
“Her vakit böyle süslü püslü arabayı nereden bulacaksın?”
“Böyle cicili bicili olmasın da basbayağı bir araba olsun… Maksat eğlenmek değil mi?”
“Ya öyle alelade bir arabayla gidersen o alafranga züppe oğlan sana yine bakar mı dersin?”
“Bakmazsa bakmayıversin! O da tasamın on beşiydi sanki… Elimi sallasam ellisi!..”
“Parktan çıkarken o deli deli bağıran da kimdi?”
“A bilemedin mi ayol?.. Hani geçen gün Kadıköyü vapurundan çıkarken feracemin eteğine basıp da ‘pardon’ diyen bey değil mi ya?”
“Ha! O budala mıydı o?.. Yok canım… Değil, değil… Onun sakalı vardı.”
“A! Hiç ben bilmez miyim? Ta kendisiydi… Sakalını kestirmiş herhâlde…”
“Adaaam, nemize gerek! Acaba iskelede çok bekleyecek miyiz?”
“Sanırım ki fazla beklemeyiz… Daha olmazsa kayıkla geçeriz…”
“Galiba sen canını sokakta bulmuşsun… O serserilere emniyet edilip de kayıklarına binilir mi ayol?.. Sen onu bunu bırak!.. Şimdi arabacıya paraları sayacak mıyız?”
“Bedava götürüp getirmedi ya… Elbette sayacağız… Arabacının bahşişini de unutma!”
“Bahşiş mi?.. Ne bahşişi?.. İki saat için yüz kuruş verdikten başka ayrıca bir de bahşiş, öyle mi?.. Üstüme iyilik sağlık! Ben aklımı peynir ekmekle yemedim ayol!..”
Bu sırada araba, Üsküdar İskelesi hizasında, birkaç saat önce hanımları aldığı yerde birdenbire durunca Çengi Hanım, “A! Geldik mi? Ne çabuk geldik… Vallahi iyi…” diyerek evvelce hazırladığı dört mecidiye ile bir miktar bakır parayı arabacıya verdi. İki hanım arabadan indiler. Ağır ağır iskeleye doğru yürüyüp vapura bindiler.
Tam vaktinde yetişmişlerdi. Kadınlar tarafına96 geçip henüz oturmuşlardı ki vapur, iskeleden ayrılarak Köprü’ye doğru yol almaya başladı.
İKİNCİ BÖLÜM
1
Odasında sigarasını içerek düşünür bıraktığımız Bihruz Bey düşüne düşüne nihayet fikirlerini bir sonuçta toplayarak tasarılarını şöyle bir karara bağlamaya muvaffak olabildi: Kendisini daha şimdiden cefakâr âşığı saydığı Periveş zalimine bir mektup yazarak aşkını itiraf edecek, ayrılırken sormuş olduğu “Saat kaçta?” sorusunu karşılıksız bırakmasından ve bilhassa landoya binip uzaklaşırken küçücük bir veda işaretini bile esirgemesinden dolayı kendisine hayli sitemler edecekti. Gelecek cuma günü saat sekizde, belki de daha erken parkta bulunarak Periveş Hanım’ı beklemeyi ve hanımefendi görünür görünmez yanına yaklaşıp mektubu kendisine vermeyi, ondan sonra da vaziyete göre hareket etmeyi, velhasıl Keşfi zibidisine inat, bu sarışın kadınla yakından tanışmayı kararlaştırdı.
O esnada kapıyı vurarak üçüncü defa salona giren Mişel, lambaları muayene ile fitillerini biraz indirip yine çıkardıktan sonra göz ucu ile beyefendinin yüzüne baktı. Efendisini biraz sakinleşmiş görünce bundan cesaret alarak gayet yavaş bir sesle “Yemek soğuyor efendim…” diyebildi.
Bihruz Bey’in kafasını rahatsız eden üzücü düşünceler henüz tamamıyla geçmemişse de aldığı son karar üzerine, hayli hafiflemişti. Sal a manje’de97 hemen bir saate yakındır kendisini bekleyen öğretmen Mösyö Piyer’i daha fazla bekletmenin çirkin olacağını nasılsa düşünebildi: Yerinden kalktı. Üçte ikisinden fazlası yana yana kendiliğinden biten sigarasının uzamış beyaz külünü sigara tablasına silktikten sonra kalan kısmını dudaklarının arasına kıstırıp yemek odasına yöneldi. Kapıdan içeri girer girmez kendisini beklemekte olan Fransızca öğretmenine, şüphe yok ki artık bu defa pek halis bir Fransızca ile “Affedersiniz, aziz öğretmenim! Pek önemli bir şey düşünüyordum da sizi bekletmek zorunda kaldım. Umarım ki bana gücenmediniz…” dedi ve sıkmak için elini öğretmene uzattı.
Mösyö Piyer hiç oralarda değildi. Zaten bütün bütün denecek derecelerde yemekten kesilmiş; olanca iştahı, zevki, eğlencesi kaçmış; bütün dikkati siyasi gazetelerin her günkü meselelerle ilgili sütun sütun makaleleri üzerinde toplanmıştı. Bu altmış beşlik ihtiyar o gün köşke geç vakit gelerek doğru ikinci kata çıkmış ve çıkar çıkmaz da açgözlü Mişel’in “İsterseniz buraya buyurun! Şimdi yemek çıkacaktır…” demesi üzerine doğruca yemek odasına girmişti. Bir iskemleye ilişti. Sakosunun cebinden çıkardığı yığın yığın gazetelerden çarşaf kadar bir tanesini ayırıp büyük bir dikkatle okumaya başladı. O kadar dalmıştı ki yemek vaktinin gecikip gecikmediğinin farkında bile değildi. Bihruz Bey’in o yolda özür dilemesine şaşmakla beraber, “Hiç zararı yok. Zaten ben de gazetemi okuyordum…” diye cevap vererek öğrencisinin uzattığı eli sıktı. Sonra beraberce sofraya geçip oturdular.
Mösyö Piyer’in çarşaf büyüklüğündeki o gazetede büyük bir dikkatle okuduğu yazı, o devrin en önemli siyasi meselelerinden olan Süveyş Kanalı’na dair bir makaleydi. Meselenin siyasi, iktisadi, ticari yönleri hakkında uzun uzun fikir yürütülüyordu.
Politika meselelerine son derece meraklı olan bu yaşlı Fransız, az önce gazetede okuduğu şeylerin hâlâ etkisi altındaydı. Zihnini bu meseleyle biraz daha meşgul etmek için, sofraya oturur oturmaz Bihruz Bey’e hitaben “ ‘Patrie’de98 şimdi bir makale okudum. Süveyş Kanalı hakkında pek önemli şeylerden bahsediyor…” diye söze başladı ve okuduklarını paragraf paragraf hülasa etmeye girişti. Arada bir kendi şahsi düşüncelerini de ilave ederek bu vakitsiz konferansı uzattıkça uzatıyordu…
Bihruz Bey bu siyasi konferansı dinleyecek hâlde değildi… Bir ucu Periveş Hanım’ın saçlarına bağlanıp kalan, öteki ucu Keşfi mendeburunun püskülüne takılıp arapsaçı gibi karmakarışık olan zihni o anda büsbütün başka şeylerle meşguldü. Mösyö Piyer’in sözlerini asla dinlemiyor, daha doğrusu dinler gibi görünmeye çalışıyor fakat bir kelimesini bile anlamıyordu…
Avare öğrencisinin böyle siyasi ve ciddi bahislerde muhatap olmaya kabiliyetsizliğini herkesten iyi bilmesi gerektiği hâlde, her ne pahasına olursa olsun konuşmak, içini dökmek ihtiyacında bulunan Mösyö Piyer, önündeki sürahiye, tabaklara ve Bordo99 şişesine hitap etmektense böyle kaşı gözü hareket eder, eli ayağı oynar canlı bir yaratığa hitap etmeyi daha uygun buluyordu.
2
Mösyö Piyer bir aralık bahsin kendince en can alacak noktası üzerinde hararetli hararetli nutuk çekerken bu gevezelikler, bu gürültülerle ister istemez kulakları dolup beyni tırmalanan ve zihni büsbütün karışan Bihruz Bey’in, birdenbire damdan düşercesine: “Pardon mon şer!.. Parlon damur ön pö, sil vu ple!”100 diye öğretmeni aşk ve alaka konularına davet etmesi adamcağızı derin bir hayrete düşürdü. Zavallı ihtiyar, çatalı, bıçağı masanın üstüne bırakıp sağ eliyle gözlüğünü iyice yerleştirdi. Sofraya oturduklarından beri öğrencisinin yüzüne ilk defa dikkatlice bir hayli baktıktan sonra Fransızca olarak “Peki, buyurunuz, ondan bahsedelim…” dedi ve çatalı bıçağı tekrar eline alarak sözüne devam etti:
“Dö kel amur vule vu kö jö parl? Vu save byen kil ya lamur dö la patri, lamur filyal, lamur maternel, lamur dü proşen, lamur propr, lamur dö sua… Sö son de zamur dö diferant natür. Dükel vule vu kö nu parliyon?”101
“Dö lamur dö fam, byen sür!” 102
Bihruz Bey’in açmak istediği bu bahsi Mösyö Piyer pek yersiz ve zamansız bulmuş, ihtiyarın epeyce canı sıkılmıştı. Genç öğrencisinin böyle birdenbire damdan düşercesine ulu orta sarf ettiği “Dö lamur dö fam!” tabirindeki münasebetsizlik üzerine herifin o yorgun sinirleri şiddetle oynamaya, o soğuk kanı derhâl kızışmaya başladı. Yüzü kıpkırmızı oldu. Gözlerini açarak bu münasebetsiz hatta biraz da edepsiz öğrencisini iyice haşlamak istedi. Fakat birden aklını başına toplayarak bu fikrinden vazgeçti. Çünkü Çamlıca’nın havadar bir köşkünde haftanın iki gecesini güzelce yiyip içip hoş geçirdikten; vapur, araba vs. gibi ücretleri ayrıca ödendikten başka her ay peşin aldığı tam altı adet sarı liracık öyle kolay kolay tepilecek nimetlerden, hemen hatırı kırılacak dostlardan değildi… Menfaat düşkünü kurnaz ihtiyar işte bunları hesaba katarak öğrencisini haşlamaktan vazgeçmişti. Zaten bu haylaz oğlan, şımarmaya pek elverişli hoppa karakteriyle, aşırı tembelliğiyle, ipe sapa gelmez garip hareketleri ve sözleriyle ne zaman Mösyö Piyer’i hiddetlendirse o altı adet hatırlı dost hemen karşısına dikilir ve kulağına eğilerek yavaşça fısıldarlardı:
“Canım, sen ihtiyarladıkça huysuz bir şey oluyorsun… O, daha pek gençtir… Zamanla olgunlaşacak tabii… Gençlerin bu kadarcık kusurlarını hoş görmek gerek… Şimdi şu zavallı çocuğa hiddetlenmenin ne lüzumu var? Sen o yaştayken daha başka türlü müydün?.. Sen filozof adamsın… Öyle ufak tefek kusurlara bakmamalısın…”
Yaşlı öğretmen de bu hatırlı, bu yumuşak yüzlü, bu sevimli dostların nasihatlerine uyarak Bihruz haylazının bütün münasebetsizliklerini hoş görürdü…
Bu defa da yine aynı iyiliksever dostların ihtarı üzerine kendini tuttu. Yalnız Bihruz Bey’in ulu orta açmak istediği zamparalık bahsini, kendisinin hoşlanmayacağı bir mecraya dökerek hiç değilse manevi bir intikam almak arzusunu da yenemediği için söze şöylece başladı:
“La Brüyer103 mi yoksa La Roşfuko104 mu bilmem hangisidir, der ki:
‘Fazla düşkünlüğün ve aşırılığın her çeşidi sahibine türlü maskaralıklar ettirir; bilhassa aşk ve sevda, insanı hepsinden ziyade maskara eder…’ Manasını iyi anladınız ya?..”
“Hayır, fikrinizi anlayamadım.”
“Pardon! Bu, benim fikrim değil! Kendi fikrimi söylesem… O hiç hoşunuza gitmeyecek… Bazı filozoflara göre, aşk ve alaka, sahibini gülünç eder… Bence ise gülünç değil, âdeta… şey eder… Çünkü aşk ve alaka zevzeklikten başka bir şey değildir. Bir Türk yazarı da der ki: ‘İnsan, eşek olduğu için mi âşık olur, yoksa âşık olduktan sonra mı eşekleşir… Bunu bir türlü anlayamadım…’ ”
Bihruz Bey gittikçe küstahlaşan bir eda ile cevap verdi:
“Siz ihtiyarsınız, aşka tabii düşman olursunuz…”
“Kadın aşkına, öyle mi?”
“Şüphesiz…”
“Ha! Ahlak bakımından çok defa gayet çirkin olan o güzel cinsin, o zekâ ve zarafetleri akla uygun şeylerden ziyade delilikleri kamçılayan kadınların aşkına… Öyle mi?.. Benim sevgili öğrencim, korkarım ki bir kadına alaka peyda etmiş olmalı…”
“Hayır, pek de öylesi değil…”
“Kendini gözet evladım! Kendini gözet! Yine sizin büyük bir şairiniz:105 ‘Deniz kadın gibidir, hiç inanmak olmaz ha!..’ demiyor mu? Kadınlar çok muzırdırlar. Bir peygamberi bile aldatıp günaha sokan ve cennetten çıkarılmasına sebep olan yine bir kadın değil midir?.. Biz erkekleri cennet kapısından cehenneme sürükleyen yine o güzel yaratıklardır… Bir köre demişler ki: ‘Karınız bir güldür.’ O da ‘Evet, dikenlerinden ben de öyle anlıyorum.’ cevabını vermiş ve muhatapları karısını daha da övmeye başlayınca hemen ilave etmiş: ‘Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir, biliriz…’ ”
“Pardon! Mösyö Piyer…”
“Dinleyiniz, dinleyiniz! Söyleyeceklerim daha bitmedi. Sokrat106 ne diyor, bilir misiniz? Diyor ki: ‘Kadın her türlü fenalığın kaynağıdır.’ Aristofan107 da ‘Dünyada kadınlar kadar idaresi zor yaratık yoktur. Zırdelileri ve canavarları idare etmek, onları idare etmekten çok daha kolaydır… Kadın şerrinden ancak Tanrı’ya sığınmalı…’ demiş. Ben de ilave edeyim: Bilhassa kaynana olduktan sonra…”
“Me mon şer profesör!..”108
İhtiyar, hazır sırası gelmişken kim bilir hangi kuyruk acısıyla, coştukça coşuyordu… Delikanlının son cümlesini duymadı bile…
“Dinleyin, dinleyin! Lütfen dinle, genç bey!”
“Mon profesör!..109 Bu akşam her zamanki Mösyö Piyer değilsiniz… Pek nervö110 olmuşsunuz… Bilmem niçin?”
“Belki, çocuğum… Lakin ne yazık ki siz hâlâ aynı Bihruz Bey’siniz… Hâlâ bıraktığım yerde…”
“Kalpakçılarbaşı’ndaki dükkânlardan çokça alışveriş etme”ye gelince: O devirde kaçgöç olduğu için kadınlar şimdiki gibi serbest serbest sokağa çıkamaz, bilhassa öyle kalabalık alışveriş yerlerine kolay kolay sokulamazlardı. Metinde bahsedilen sarışın yosmanın arkadaşı ise pek fingirdek bir şey olduğundan zannımca, yazar herhâlde onun çarşılarda, pazarlarda dolaşa dolaşa kabak çiçeği gibi açılmış olduğuna işaret etmek istiyor.
Bana bu malumatı veren ve eski bir İstanbul efendisi olan kıymetli ağabeyim Hulusi Kocahârzem’e ve yine İstanbul’un köklü bir ailesine mensup bulunan arkadaşım ve meslektaşım Sayın Melek Topa’ya teşekkürlerimi sunarım. (s. n.)
Truva (Troie) Muharebesi kahramanlarından Ülis (Odisseus), fırtınaya tutularak bu adaya düşmüş ve Kalipso’nun sevgisini kazanıp adada yedi yıl alıkonulmuş, bilahare Jüpiter’in (Tanrılar tanrısı Zeus) emriyle Kalipso’yu terk ederek karısının yanına dönmüştür.
[Kamus-ul-a’lâm, cilt 5, sayfa 3561.]
Бесплатный фрагмент закончился.
